
Aziz kardeşim,
Cin işi uzmanlık işi. bu konuda daha önce cevapladığım soruları ve Cin suresi 6. ayete düştüğüm meal-i şerifteki notu lütfen okuyunuz.
Bu alanda şarlatan çok. işin erbabı ve samimi olanı çok az. o nedenle isim de veremiyoruz. fakat esas mesele kızkardeşinizin iradesini toparlayıp toparlayamayacağı. inanın sebep her ne olursa olsun, ilk sebep insanın irade zaafiyetidir. Allah'ın verdiği iradeyi zayıflatanlar bu ceza ile terbiye edilmektedirler.
Ben cinlere yıllardır meydan okurum. Allah'ın izniyle... aha şimdi de meydan okuyorum. Topu gelsin. Fakat onlar neden başkalarına giderler. Çünkü zayıflar, iradelerini zaafa uğratmışlar. Gerçekte cin olmasaydı bile, onlar bu zafiyetleriyle cin imal ederlerdi.
Onların hacısı hocası irade... Onu güçlendirsinler, iradeyi tam kapasite kullanmayı öğrensinler, Allah'ın verdiği bu büyük nimete şükretsinler, göreceksiniz hepsi çekip gidecek. Bunu yapmazlarsa sahtekarlara verdiği para kadar iyi olur. Aslında bu da iradenin kandırılmasıdır, yani kişinin kendi kendini kandırmasıdır: "Bu kadar zahmet çektik masraf ettik, faydasını görmemiz lazım, görmezsek yazık olur, ayıp olur" mantığının iç telkin yoluyla hastaya dönen karşılığıdır.
Rabbim maddi ve manevi hastalıklarımıza şifalar versin. İrademizi şeytan ve cinlerin tasallutuna teslim etmeyecek bir liyakat versin bizlere...
Aleyküm selam ilim talibesi,
infak ve sadakayı verdiğiniz kimsenin verdiğinizi saçıp savuran, günaha ve lükse harcayan biri olmaması lazım. Nisa 5. ayette "Allah'ın koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza bıraktığı malları sefihlerin eline terk etmeyin". Bu farklı bir konuda olsa da, sizin söylediğiniz husus dolaylı olarak bu alana girer...
Vesselam.
Hayır, hayır aziz talib-i ilim. Aklı amuda kaldırmamak lazım. Zira ilim öğrenmenin ve öğretmenin tek yolu okul değildir, memur olmak değildir. Bunun bin bir yolu vardır. Ve okullar esasen ilim öğretilen yerler olmaktan çıkalı çok olmuştur.
Tercihiniz muhteremdir, takvaya uygun olandır, azimettir ve Rabbimizden onun emirlerine uyarak arzunuzu is'af edeceğiniz bir imkan bahşetmesini niyaz ediniz.
Hiçbir tumturaklı gerekçe, Allah'ın emrine imtisal etmemeyi mazur kılmaz.
Bir zamanlar yapılan sağ sol kavgasında (hercümerç) Komünizmle mücadele ettiği söyleyen bir grup arkadaşa "Niçin namaz kılmıyorsunuz?" deyince, onlar "Biz cihad ediyoruz, cihad daha büyük ibadet" diyorlardı.
Bu da tıpkı ona benziyor. Bu tür yaklaşımlar nefsin hoşuna gitse de Allah'ın hoşuna gitmez.
Ey talib-i ilim,
Aleyküm selam verahmetullah.
a) İbn Abidin der ki: Cahilin alim hakkındaki şehadeti geçersizdir.
b) "İslam alimi İbn Teymiyye neden tasavvufun hatalar zinciri olduğunu savunuyor?" diyorsunuz. Bunu nereden öğrendiniz? İbn Teymiyye'nin hangi kitabında okudunuz? Dahası İbn Teymiyye'nin hangi kitaplarını okudunuz? Daha dahası onu ne kadar tanıyorsunuz? Naçizane tavsiyemdir: Birini onun hasımlarından öğrenmeyiniz. Hasım doğru söylemez, sizi aldatır. Siz de aldananlardan olursunuz. İkinci tavsiyem. Sizi tanımadığın bir müslümana düşman eden biri sizin dostunuz değildir. Size kötülük işletmektedir. Hele o alimse bu bir kaç kat kötülüktür, günahtır. Size günah işleten, size şeytanlık yapıyor demektir.
c) İbn Teymiyye de her alim gibi isabetli ve isabetsiz görüşleri olan bir İslam alimiydi. Katılmadığım ve eleştirdiğim bazı görüşlerine bazı kitaplarımda yer verdim. Katılmadığımı söyledim. Fakat ona karşı savaş açanların dürüst olmadıklarını, karalama ve çamur attıklarını bütün bu savaşlarda yapılan, yazılan ve yaşananları bilince hayretle görüyorsunuz. Bilmeden konuşan hata eder. Dürüstlük şiarımız, adalet ahlakımız olmalıdır.
d) İbn Teymiyye İslam irfanına bırakın karşı olmayı, İslam irfanını bir mutasavvıftan daha yoğun ve bir zahid gibi yaşayan biriydi. Hayatı buna şahittir. Eserleri buna şahittir. Bir kaçını sayayım: Emrazu'l-Kalb ve Şifauhu (Kalbin hastalıkları ve şifası), Tezkiyetu'n-Nefs (Nefis tezkiyesi) ve et-Tevbe... Bunlar Arapça. Türkçeleri yok. Onun için okuyun diyemiyorum. Ama onun İrfani anlayış ve hayatını en güzel okuyacağınız eserlerden biri bir numaralı talebesi İbn Kayyım el-Cevziyye'nin Medaricu's-Salikin adlı eseridir. Piyasada vardır. Türkçesi güzeldir.
e) Tasavvufun kaç çeşit olduğunu, salihleri kadar kazipleri, sadıkları kadar sahtekârları, samimileri kadar zındıkları da olduğunu sadece mutasavvıf olmayanlar değil mutasavvıflar da söyler durur. Keşke okuyabilseydiniz ibn Teymiyye'nin Fetva's-Sufiyye ve'l-Fukara'sını da, onun savaştığı tasavvuf ehlinin nasıl birileri olduğunu siz de bilseydiniz.
Daha birçok yazacaklarımı burada kesiyor ve sizi hiçbir alim hakkında gelişi güzel konuşmamanız, hiç kimse hakkında onu yakından tanımadan suizanda bulunmamanız konusunda uyarıyorum. Müminin mümine suizannı haramdır diyor efendimiz. Hele o mümin bir alim olursa. alimlerin eti zehirlidir. Yiyeni iflah etmez.
Bu sualiniz için zaman ayırdım. Bunu eğer yukarıdaki eseri okursanız size helal edeceğim, okumazsanız helal etmeyeceğim ve Rabbimden sizden alacağım olarak kaydetmesini işte burada bütün okuyanların şahitliği huzurunda niyaz ediyorum.
Vesselam, veddua.
Aziz hanımefendi, kerim bacım,
Selam verir, hürmet eder, dua ederim dünümüz, günümüz ve meçhul sonumuz için... Ve dua dilenirim tüm bu şeyler için. Emma ba'd...
1. Bu sual yanlış: Ontolojik açıdan yanlış. Zira sual sahibi Allah-kul ilişkisini "insan-insan" ilişkisi üzerinden yargılıyor. Önyargılı bir yargı… Oysaki Allah ile insan ontolojik/varoluşsal açıdan farklı düzlemdedirler. Allah yaratan insan yaratılandır. Borçluluk ilişkisi de insan-insan düşleminden bakarak anlaşılamaz.
2. Bu sual kendi içinde çelişki taşıyor. Diyor ki: "biz birinden borç talep ederiz o da verir, ama biz Allah'tan talep etmediğimiz halde verdi..."
Peki, biz birinden borcu ne ile talep ederniz? Söz, dil, ses, konuşma yetisi ve bütün bunların ardında yatan "irade" ile değil mi?
Burada üç soruya cevap vermeli soru sahibi:
1. İrade'yi dahi borçlusun ey insan? O irade sana verilmeden önce hangi iradeyle talepte bulunmayı düşünüyordun? Baksana bu itirazı yapmak için kullanıdğın tüm araçlar ona ait. Ona itirazda tutarlı olmak için, onun emanet ettiği araçlar dışında kullanacağım araçlar bul, onları kullan ki tutarlı olasın. Yoksa bu tutarlı olur mu?
2. İrade verildikten sonra talepte bulunduk diyelim: Bu da azim bir yüzsüzlük ve çelişki olmaz mıydı: Madem "benim sana neyi vereceğim hakkında irade yürütüyorsun, o zaman samimi olsaydın da, bu yürütmeye sana verdiğim "irade"yi de dahil etseydin ya? Onu niçin "kazanılmış hak" veya "baba mirası gibi görüyorsun? Bu, aslında sana zihninin kurduğu bir tuzak değil midir?
3. Ey sualinde "Belki ben imtihanı başaramamaktan korktuğum için ondan borç almak istemeyecektim. Şu anda fikrimiz alınmadan biz istemeden borçlu durumuna düşürüldük" cümlesini Kur’an kul! Sadece bu iki cümle içerisinde 19 kelime var. Bunlardan tam yedi tane kelime soruyu temelden tutarsız hale getiriyor. O kelimeler şunlar: "ben", "almak", "isteyecektim", "bizim", "fikrimiz", "biz, "istemeden"… Mesela "ben" diyorsun? Ben ile kastettiğin kendi varlığını hangi delile dayanarak ve ne cür'etle "borç" dışında tutuyorsun? Mesela "almak" ve "istemekten" söz ediyorsun. İyi ama isteme yetisinin kendisi borç değil mi? "fikrimiz" diyordun. O var etmeden önce sen yoktun ki, bir fikrin olsun. Dolayısıyla "fikrimiz" derken, gördüğün gibi ey kul, daha varlığınız öncesine bile fikren ulaşmakta acizlikler içindesin ve bu gayet doğaldır. Çünkü kendi yokluğun haline kendini inandıramıyor, öyle bir dili kurmakta acze düşüyorsun. Bu dilinin ve düşüncenin varlığının öncesinde yokluğuna gitmekten dahi aciz olduğunu görmeyip, böyle bir soruyu sormaya seni cür'et ettiren gerçek sebep nedir, meselenin can alıcı nokttasını teşkil eden bu soruya açık yüreklilikle vicdanında cevap bulmaya ve o cevabı diline dökmeye hazır mısın?
a) Mantık hatası olan sorulara doğru cevap verilemeyeceği
b) Yukarıda dile getirdiğimiz ve zamanım olmadığı için dahasını yazamadığım iç çelişkilerle lebaleb malul olduğu için bu soru "cevaplanamazdır". Cevaplanması için yukarıda dile getirdiğim illet ve arızalardan halas olması elzemdir. O illet ve arızalardan halas olduğunda sonuç ne mi olur?
el-cevap: Ortada soru kalmaz, sadece "sorun" kalır, soru sahibinin "kendisiyle, hakikatle ve sahib-i hakikisi olan Allah'la olan sorunu".
Rabb’im bizi vehmimizin tumturaklı tuzaklarından korusun.
CEVAP: Kalplerin mühürlenmesi, insanın tercih ettiği sapma ve tuğyanın insanın tabiatı haline gelerek içindeki tüm iyilik potansiyelini yiyip bitirmesi halidir. Bu iflahı mümkün olmayan bir çürümedir. Böyle bir çürümüşlük artık tedavi kabul etmez olduğu için etrafa sirayet etmesin diye karantinaya alınır. Allah'ın mühürlemesi tekrar kullanılması mümkün olmayan zehirli bir atığın paketlenmesi gibidir.
CEVAP: Hayır kardeşim, tamamen tarihî bir yanlış anlama... Bir hadiste "Onun yüzüne vurma çünkü o O'nun suretinde yaratılmıştır" diye çocuğunun yüzüne vuran bir babayı Resulullah uyarmış. Buradaki "O O'nun suiretinde" ibaresindeki zamirler istismar edilmiştir. Özellikle İbn Arabî ve çizgisi bunu yapmıştır. Oysa buradaki "O'nun sureti", "Adem'in sureti"dir. Yani çocuk Adem'in suretinde yaratılmıştır, Adem ise peygamberdir gibi...
----------
---------------------------------------------------
Aziz Mü’min,
Önce bir uyarı: Kimseyi şucu bucu diye isimlendirmeyin. Sorunuzu sorarken cemaat ismi vermenize gerek yok. Benim cevabım sizin adını verdiğiniz cemaate değildir. İşimiz gücümüz var. Benim cevabım davranışın kendinedir. Siz davranışı nakledin yeter. Müslüman saflarında muğberlik yapacak hiçbir şeye fırsat vermeyelim.
1. Siz doğru yoldasınız. Fakat yolunuzdan emin değilsiniz. Önce neyi savunduğunuzu iyi bilin ve doğruyu sonuna kadar savunun.
2. Sizin şahit olmadığınız bir olay var. Birileri size naklediyor. Üstelik tabii de değil, İslamî de değil. Buna neden inanmak zorunda olasınız ki? O zaman putlara tapmalarını putun içinden gelen sesin söylediklerini gerekçe gösteren cahiliyye insanıyla arada ne fark kalır? Siz her biri bir kaç dil bilen uluslararası tüccar olan cahiliyye kodamanlarının taşlara tapacak kadar aptal ve ahmak olduklarını mı sanıyorsunuz? Değildi. Bu bir sektördü. Bu sektörün bir illüzyon ayağı vardı. Putların konulduğu tağut denilen mahallerde özel düzenekler vardı. Putçular oradaki gizli bölmelerden o kişilere seslenir, o seslenenin cin veya melek olduğu söylenir, o ses de putun ağzından çıkar, karşısındaki koca koca adamlar bu numarayla putlara para ve yiyecek taşırlardı.
3. “Bazı âyetleri bizim anlamız zor" diyenle, aynı sûrede tam beş kez "velekad yessernel-kur'an'e lizzikri fe hel min müddekir: Kur'anı öğüt alasınız diye biz kolaylaştırdık o halde yok mudur öğüt ve ibret alan?" diyen Allah zıt konumlara düşmüştür. Hangisine inanacağınıza siz karar verin. Bunu diyenle Kur’an’a mubin (hem açık ve anlaşılır, hem de açıklayıcı) diyen Allah ters şeyler söylemektedirler. Seçim sizin.
4. Hadisin şerhi de yanlıştır. Keyfîdir. Elitist ve seçkinci bir yaklaşımdır. Fakat eminim adına cahil cühelanın önüne gelene hava atması da emri bil ma’ruf değildir.
Ğayb meselesinde soruları zahmetsiz sormuşsunuz. Alın teri dökmenizi rica ederim. Bazı soruların cevapları siz emek verirseniz zamanla açılacaktır.
---------------
-------------------------------------------
Aziz ilim talibi,
Aleyküm selam.
Mukaddimeten...
Marifet vadisinde söz tükenmez. Bu denize dalan niceleri boğulduğu için çıkamamışlardır. Kıyıda onun çok derinlere daldığını düşünerek heyecanla bekleyenlere, bazıları, sorumsuzca, onun "ğayb" olduğunu, "ğayba karıştığını", "denizle birleştiğini", "ben denizim" deme hakkını kesbettiğini söyleyerek prim kapma yarışına girmişlerdir. Bunların hepsinde hakikatten bir pay vardır. Fakat asıl söylenmesi gereken onun boğulup öldüğüdür. İşte marifeti "yaşanan" bir şey gibi sundukları halde kendileri marifeti "satılan" bir şey imiş gibi davrananların yaptığı böyle izah edilir.
Evvelen…
Kur’an’dan yola çıkılarak yapılan "bilme" tasnifine katılıyorum: ilme'l-yakin, ayne'l-yakin, hakka'l-yakin…
İlme'l-yakin, bir şeyin bilgisine sahip olmak, ona dair bilgiyi kesbetmektir. Ayne'l-yakin, bir şeyi görerek yakine ermektir. Hakka'l-Yakin bir hakikati yaşayarak bilmektir. Fakat bu üçü bilme nesnelerinin tamamı için geçmez. Bazı şeyler vardır ki ne yaparsanız yapın onu ilme’l-yakin bilirsiniz, asla ayne’l-yakin bilemezsiniz. "Len-terani" sırrı budur. Bazı şeyler vardır ki ilmel’-yakin de bilemezsiniz, çünkü Allah’tan gayrısının bilgisine kapalıdır. Bu "el-ilmu indallah" sırrıdır. Bazı şeyler de vardır ki ilme’l-yakin ve ayne’l-yakin bilirsiniz de hakka’l-yakin bilemezsiniz, hatta bilmek istemezsiniz. Cehenneme iman imanın konusudur. Ama cehennemi bilmenin hakka’l-yakini cehenneme girmektir. Bunu yakin isteyen biri ister mi? İsterse o marifet ehli sayılır mı? Ezcümle, bu konuda bu üçlü için kopmaz bir hiyerarşi doğru değildir.
Saniyen...
Âyet âlimleri bilgiyi ikiye ayırırlar:
1) HUDURİ BİLGİ: Varlığa varoluştan verilmiş/yüklenmiş bilgidir. Fıtrat budur. Her şeye "ma hulika lehi" (yaratılış amacı) tıpkı bir bilgisayarın yazılımı gibi yüklenmiştir. Aslı mahfuz karttadır (levh-i mahfuz). Biz insanlara da ma hulika lehimiz yüklenmiştir. Buna huduri bilgi denir. Bu mevcuttur, vacid bunu vicdanında mevcut olarak bulur ve bu onun için bir vecd olur. Huduri bilgide bazı insanlara fazladan bir şey yüklenmiş olduğunu iddia etmek hiçbir delili olmayan türrehat cinsinden bir iddia olur. Kerameti kendinden menkul bu tür bir iddiaya farzı muhal evet demiş olsak, bu durumda bunun ispatı gerektir. Kur'an Allah’ın kelamıdır ve baştan sona âyetlerle yani "hakikati muhatabına kabul ettirmek için belgelerle" dolu olduğu halde, muhataplarına deliller sunup onlardan da tezlerini doğrulayacak delil istediği (kul_ hatu burhanekum in kuntum sadikin) böyle bir şeyi savunanların insanlara bir delil getirememiş olmaları manidar değil midir?
2) HUSULİ BİLGİ: Bu öğrenme yeteneği huduri olarak verilen insanın bu yetenekle sonradan kazandığı/edindiği/aldığı/ahz ettiği/kesbettiği/mevhibe-i ilahiyye olarak elde ettiği bilgidir. Bu manada vahiy de husuli bilgidir fakat onu diğer husuli bilgilerden ayıran, vahyi özne tahsil etmez, vahyin sahibi vahyi seçtiği şahısta hâsıl eder. Ona da Peygamber denir.
Şu halde husuli bilgilerin en yücesi vahiydir. Fakat vahyi alan peygamberin hakikatı müşahede konusunda iri iri laflar eden teosofik sufizm müntesiplerinin söylediklerinin zekâtı kadar iddialı söz söylememişlerdir. Aksine Kur'an Şura Sûresi’nin 51. âyetinde vahyin üç geliş yolunu açık seçik söyleyerek spekülasyonları önlemiş. Yani husuli bilginin en yücesine sahip bir peygamber bile hakikatı dolaysız müşahededen söz etmesini nefyetmiştir. Şura 51'deki vahyin üç iletiliş biçiminin üçünün de "dolaylı" olduğunun beyanının sırrı budur.
Salisen...
Müşahede mümkündür, Aslında bu tasaffî etmiş her kalbin tezkiye ve terbiyeti oranında alabileceği görüntülerdir. Fakat bu görüntülerin istikamet verme potansiyeli kadar saptırma potansiyeli de vardır. Zira tıpkı şu havada binlerce verilmiş görüntünün uçuştuğu ve içinde helal görüntülerden harama ve hatta küfür görüntülere varana dek her çeşidi bulunduğu gibi, manevi görüntüler de böyledir. Unutmayalım ki Kur'an şeytanların da vahiy indirdiğini söyler. Peki, bu müşahedeler nasıl ayrılacaktır, ikincisi, kişinin kendi müşahedesi hakikat hususunda onu görenin dışındakiler için neden, nasıl delil olacaktır? Kayda alınıp tahlil edilemeyen, bir ölçüye vurulamayan, kaynağı tahkik edilemeyen bu tür müşahede iddiaları ve bu iddialarla elde edilmiş marifetler başkaları için nasıl ve neden delil olacak?
Rabian...
Evet, ğayb müşahede edilemeyendir. Ğaybın katmanları vardır. Allah'a ğayb yoktur. Meleğin müşahede edip insana ğayb olan, peygamberin müşahede edip ümmete ğayb olan hususlar vardır. Miraç esasen budur: Peygamberin iman ettiği ğaybdan bir kısmını müşahede etmesidir. Biz o hususlara hala ğayb olarak iman ederiz, ama bizim için ğayba imanın konusu olan bazı hususlar peygamber için müşahede edilmiş iman umdeleridir. Fakat teosofik sufizmin öyle müşahede iddiaları var ki, orada ğayb sınırı kalmamaktadır. Haydi, bu iddiaları kabul edelim. Fakat nereye kadar? Neden? Bizi hakikatten koparsalar da mı? Vahiy ve vahyin çizdiği sınırlar ne olacak? Peygambere çizilen ve peygamberin çizdiği sınırlar ne olacak? Bu da bir tür manevi liberalizm olmaz mı? Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar mı diyelim: yani bırakınız söylesinler, bırakınız akıllarına eseni söylesinden... Hiç kimse de ispat istemesin... Zira "rüşvetin" olmadığı gibi "müşahedenin" de belgesi olmaz? Öyle mi?
Bu vadiye söylenecek daha çok söz var. Fakat bir ipliğini çekince kırk yaması dökülen marifet ve müşahede iddiaları dün cahil insanların cehaletinden yararlanılarak illüzyon vs. ile destekleniyordu. Hiç sordunuz mu kendi kendinize: Geçmiş çağlarda ortalıkta haşhaşisinden cavlakisine kadar elini sallasan ellisine değecek kadar çok müşahede ve marifet ehli varken bu çağlarda neden azalmıştır? Hayır, asla ahir zaman olduğu için değil. Bir, insanlar "neden" sorucusunu eskisinden fazla sordukları için, iki, aklını kullananlar arttığı için, üç, illüzyonla gerçek eskisi kadar karıştırılmadığı için, dört, vahiy daha fazla anlaşılmaya başlandığı için…
Son sözü vahiy söylesin: İnne şerraddevabbi indallahissummul bukmullezine la yakılun: Allah’a göre, varlıkların en şerlisi aklını kullanmadığı için hakikate karşı kör ve sağır davrananlardır.
-------------
------------------------------------------
CEVAP: Kabir azabı, İslam ekolleri arasında temel bir tefrika konusu olmuştur. Savunanlar da reddedenler de Kur'an'dan bazı âyetleri delil getirmişler, fakat bu deliller doğrudan kabir azabının varlığına ya da yokluğuna delalet etmediği için iki tarafın tezi de temelsiz kalmıştır. Kabir azabı ancak hadislerle temellendirilebilir. Hadisler ise akaide konu olmazlar. Dolayısıyla kabir azabı iman veya inkârın konusu değildir.
--------
----------------------------------------
CEVAP: Bu konuda savunanlar da reddedenler de Kur'an'dan 1300 yıldan beri birbirlerine ayetler delil gösterirler. Ne ki, sizin andığınız ayet de içinde bu mesele Kur'an'dan yola çıkılarak ne savunulabilir ne reddedilebilir. Bu meseleyi savunanlar Hadislerle savunurlarsa daha tutarlı olmuş olurlar. Çünkü sahih hadislerde yer alır. Bu da bu meselenin akidevi olmadığını, Rasulullah'ın ya da daha doğru ifadesiyle ilk neslin gündemini işgal eden yoruma dayalı bir mevzu olduğunu ortaya koyar.
----------------
------------------------------------
Aziz Kardeşim,
Kur'an'ı unutan hafızın durumu ne olur diye sormuşsunuz.
Hiçbir şey olmaz.
Siz asıl bana Kur'an'ı ezberlediği halde anlamayan ve yaşamayan hafızın durumu ne olur diye sorun.
Cevabım açıktır: Kur'an da onu unutur ve aleyhine şahitlik eder. Hafizanallahu ve iyyakum...
Vesselam.
----------------------
------------------------------------------
CEVAP: Kabir azabı meselesi biliyorsunuz halledilememiş bir mesele…
Önce asıl: 1. Ahiret ğaybi bir meseledir. Dolayısıyla imana taalluk eder. Bir meselenin imana konu olması için delaleti ve sübutu kati nass olması şart. Kur'an'daki nasslar tev’il yoluyla konuyla irtibatlandırılmaktadır. Hadisler ise "kati nass" değildirler. Dolayısıyla bu mesele ne dinin özünü, ne de akaidi ilgilendirmektedir.
2. Yargıdan önce ceza olmaz bir adalet prensibidir. Adalet ise yargının esasıdır. Şu halde biz bu kadar sahih hadisi ve bazı âyet istidlallerini şöyle anlaşabiliriz: Ruhlar yargı gününü ya tutuklu olarak (suç delilleri sabit olduğu için) ya da tutuksuz olarak beklerler. Tutukluluk hali bir ceza değil ama cezaya mülhak bir haldir. Efendimizin "Kabir ya cennet behçelerinden bir bahçe..." diye devam eden hadisi de bunu ifade ediyor gibi… Bu takdirde mezkûr iki âyet arasındaki var gibi görünen çelişki de ortadan kalkar.
3. Razi buna şöyle cevap verir: "Eğer o kul sonsuz bir hayat yaşasaydı yine de küfründen dönmeyecekti. Bunu Allah bildiği için azabı sonsuz yaptı. Biliyorsunuz cehennemin sonluluğunu başta büyük sahabiler, İbn Teymiyye, İbn Arabi ve bir çok isim savunmuş, İbn Kayyım bu konuda Hadi'l-Ervah diye de bir kitap yazmıştır. Buna Kur'an'dan bazı âyetler de delil gösterilmiştir. Ne olur sanal ortamda halledilmesi mümkün olmayan böyle soruları e-posta ile sormayınız. Buna zamanım asla elvermez ve yine yarım kalır cevap.
----------------
------------------------
CEVAP:
Aziz talib-i ilim,
Aleyküm selam ve rahmetullah…
Kur'an kendisini mübin olarak tanıtır. Bunun anlamı "hem özünde açık, hem de açıklayıcı" demektir. Dolayısıyla kur'an'da şifre aramak, sayısal ve spekülatif yöntemlerle sonuçlar çıkarmak kur'an'a aykırıdır. Kur'an hidayet kitabıdır, şifreli bir bilmece ve bulmaca değil! Kur'an'ın ilk büyük müfessiri Efendimiz’den ve sahabeden Kur'an'da bu türden unsurlar arayan bir tek kişi çıkmamıştır. 19 akımı konusunda ve 19 mucizesi adı verilen teorinin tutarsızlığı hususunda ‘Yahudileşme Temayülü’ adlı eserimde müstakil bir bölüm mevcuttur. Sizi oraya havale ediyorum.
Vesselam…
----------
-----------------------
Buna "ihkak-ı hak" derler. Yani bir hakkı bizzat tahakkuk ettirmek.
Bazı İslam alimleri buna cevaz vermiş. Bunların başında yüzyılımızın en büyük İslam hukukçusu şehid Abdulkadir Udeh gelir.
----------------------------------------
------------